Emre'yim. #direngezi
Düz and proud.

Özlemek içi çok dolu bir eylem. Bir çok yere çekilebiliyor. Bazen farkında olmadan özlüyosun mesela. Tam tersi, bazen de özlediğini zannediyosun. En kötüsü, bazen yanlış şeyi özlediğini zannetmen ki; hiç tavsiye etmem. İnsanın özleyecek bir çok şeyi olunca, kafası da haliyle karışıyo. 

Anlatmamam gereken bir şeyi, anlatmaya çalışınca böyle oluyo işte. Hiç bir şey anlamıyo hiç kimse. Ama ben anlıyorum, o da fazlasıyla yeter. Hayatım boyunca, kendimi bir tek kendimin anlaması yetmiştir bana. Of, anlaşılmaz insan triplerine girdim. Yine anlaşılmadı gerçi. Ama ben anladım. Yine yetti benim anlamam.

Ben dün bi’ şeyler hissettim. Mazisi geriye dayanan şeyler. Üzücü yine. Bi’ yandan sevindirici ama. Değişik. Sonra bugün bi’ şeyler gördüm. Farkettim ki, dün hissettiğim şey, aslıdna öyle değilmiş de; başkaymış. Of çok güzel anlattım yine. Şu an biraz emin gibiyim. Umarım doğrusu şu anki histir.

İşte burada devreye benim dillere destanlık cesaretsizliğim giriyo. Ya hiç mi cesur olmaz bi’ insan. Ne biçimim. Şu göt olma korkusu, emin olamama, kuşku duymalar falan; 1 saatliğine benden uzak dursanıza. IFRS gibi oldum ya, ihtiyatlılıktan ölücem.

Audit’ten gönderme de yaptığıma göre artık durabilirim.

Bir cesaretsizlik örneği olarak ben; yine hiçbir hamledir, harekettir yapmadan, bir şarkı bulup 65 kez onu dinlemeyi seçtim.

Şarkılar olmasa napcaktım hiç bilemedim.

#indie

#indie pop

#dream pop

#british

#cool covers

#the xx

#i miss you

#beyonce

25-26 yaşlarında gösteriyordu. Kısa boylu, hafif kiloluydu. Otobüs çok sıkışık olmasa da yine de oturacak yer bulamamış, ayakta seyahat ediyordu. Elindeki telefona kesik kesik bakıyordu. Ya ağlıyordu, ya da gözlerinin rengi çok ama çok açıktı. Ancak biraz daha yaklaştığımda farkedebildim. Burnunu çekişlerinden anlamam lazımdı zaten, ağlıyordu. Ama sessizce. Adeta içten içe ağlıyordu, ama yine de gözleri nemlenmişti. Hafif nemli gözleri çok güzel gözüküyordu. O an düşündüm, insan ağlayınca, gözlerinin daha güzel olması şu dünyadaki en büyük haksızlıklardan biriydi. Telefonuna daha sık bakmaya başladı. Ama ilginç olan, birini aradığı ya da birine yazdığı yoktu. Büyük ihtimalle, daha önceden gönderilmiş bir kaç mesajı okuyup duruyordu. Arada sık sık burnunu çekiyordu. Ama yine ilginçtir, dolan gözlerini hiç silme ihtiyacı hissetmedi.

Nihayet, önündeki adam kalktı da oturabildi. Dikilirken bacaklarının arasında tuttuğu karton poşeti sürükleyerek koltuğun altına tıktı. Oturmanın da verdiği rahatlıkla telefonuyla daha çok ilgilenmeye başladı, ama hala hiçbir şey yazmıyor; asdece bir şeyler okuyordu; ama kesik kesik. Arada burnunu çekiyor, elinin tersini burnuna götürüyor ve havaya bakıyordu. Ama gözlerindeki yaşlar asla aşağı inmiyorlardı. Sanki sözleşmişler gibi, o güzel gözlerinin içinde bekliyorlardı. Özel hayata saygı yasasını hiçe sayarak biraz arkasına geçtim. Şimdi biraz da olsa telefonunun ekranını görebiliyordum. Okuduğu mesajlar, telfonuna çok m ile yazılmış canım diye kaydedilmiş birinden gelmekteydi. Kendi canımızın bizi üzmesi şaşılacak bir şeydi. Az gören gözlerimin yüzünden, mesajlarda ancak bir kaç kelimeyi çözebilmiştim. Sıkça, “çok zor” yazıyordu. Bir de gözüme “yoruldum” yazısı ilişmişti. Neydi ki bu kadar zor olan. Şarkının da dediği gibi aşkın bizi kurtarıyor olması gerekmez miydi?

Güzel, nemli gözlü kadının yanındaki, kulaklık genç kalmıştı; kahramanımız da bir yana kaydı.Hem ayakta durmaktan yorulmuştum, hem de merakımı gidermek istiyordum; belki de yardım etmek ve boş koltuğa oturdum. Tahminimce yine, “canından” gelen aynı mesajları okuyordu. Yine elinin tersini burnuna götürdü, yine tavana baktı, bir de bana baktı. Bir şeyler deme ihtiyacı hissedip, dünyanın en kötü sorusunu sordum: “İyi misiniz?” İlk defa, yolculuk başından beri gözlerinde yuva yapmış o yaşlar, bağımsızlıklarını ilan edip zinvirlerini kırarak gözlerinin yanaklarına doğru süzülmeye başladı. “Çok zormuş” dedi. O an ikimiz de bu çok zor olan şeyin ne olduğunu bilmiyorduk. Ben de dünyanın en kötü ikinci sorusunu sorma gafletinde blundum, “Su ister misiniz?” Yüzüme baktı, gözlerindeki yaşların ayanklarına doğru yarışı devam etmekteydi, “Dayanamıyormuş” dedi. Bunları ben zaten biliyorum diyemezdim. Zaten son durağa yaklaştığımızı, yürüyüp biraz açılmanın iyi gelebileceği tavsiyesinde bulundum, kabul etti. Değişik bir sokakta yürüyorduk, elindeki poşeti ben taşıdım. “Neymiş o zor olan?” sorusuyla, dünyanın en kötü soru üçlemesini de tamamlamış oldum. Cevabı hıçkırıklar oldu. Canı onu çok üzmüştü. Şarkıdaki gibi hani aşk bizi kurtaracaktı? sorusunu soruyordu sanki. Yol boyunca hiç konuşmadı. Benim de aklıma, çıtayı çok yükselttiğimden, daha kötü bir soru gelmediği için ben de sessizliğimi korudum. Nihayet evine gelmiştik.Poşetini uzatırken, bence gerçekte bu kadar zor olmadığını söyledim. Sanki başından beri böyle bir şeyi duymayı bekliyormuşcasına, o gece ilk kez gülümsedi. Ama o “gözlerindeki sonbahar” ahala oradaydı. Teşekkür etti, çantasından anahtarını çıkardı, ışıkları yanmayan evine girdi.

Kitaplar, şarkılar, çok bilmişler diyorlar ki; “Aşk bizi kurtaracak.” Sanırım bir çok genelleme gibi, bu genelleme de dibine kadar yanlış.

Kurtarmıyor. En azından hepsi.

Umarım kurtarılmak zorunda kalamayız.

Umarım şarkılardan medet ummayız.

Umarım canım kelimesinin içindeki m harfi sayısı sonsuzluğa doğru uzar.

#alternative

#folk

#shoegaze

#dream pop

#lotte kestner

#piano song

#love was supposed to save me

#trespassers william

#anne-lynne williams

#hikaye

#319