Fuerteventura
Russian Red

Pazar sabahları, pazar öğlenleri hatta pazar öğleden sonraları bu kadar güzelken, pazar akşamları nasıl oluyor da haftanın en kötü zaman dilimi oluyor?

Bazı şarkılar güneşli pazar günleri dinlenmek için yazılmış olmalı da nasıl oluyor da bu şarkı hem pazar gündüzün neşesini, hem de pazar akşamının hüznünü yansıtabiliyor?

Nasıl oluyor da İspanya’dan böyle biri çıkabiliyor?

Bir insanın sesi nasıl olur da hem bu kadar hüzünlü hem de bu kadar tatlı olur?

20 küsür Kasım’da Russian Red Babylon’da. Geçen geldiklerinde askerde olduğum için gidememiştim, bu kez işi şansa bırakmayıp çıkar çıkmaz aldım biletleri. Çok mutluyum.

Su-su-su-sunday sunday sadness.

Passing Afternoon
Iron & Wine

Yine başladım. Hiç kimseyi beğenmemeye, hiç kimseyi anlamamaya; yaşadığım yerden, etrafımdaki insanlardan, sokakta yürüyen canlılardan nefret etmeye başladım yine. Sorguluyorum yine herkesi. Düzeltmeye çalışıyorum yine herkesi. Herkes düzelsin istiyorum. (Kime göre? Bana göre!)

Herkes mantıklı olsa, etrafını düşünse, aklını daha fazla kullansa demeye başladım yine. Sokakta yürüyen insanlar yine bana çarpmaya başladı. Keşke fiziken çarpsalardı, keşke!

Başladım yine düşünmeye, falan falan kişisi, falan falan durumda, neden falan falan diye davranmaz diye. Sana ne ya? Sana ne oluyor?

Yine başladım yaşadığım yerden nefret etmeye. Uzaklara gitme planlarına. Yine kafamda deli sorular. Ne koysam adını bilemedim, Nuri Bilge Ceylan’dan özür dileyerek Ekim Sıkıntısı mı desem.

Kafayı yicem. Güzel Günler Göreceğiz filmindeki Uğur Polat kafasını yaşamam az kaldı. Hadi kaçalım kafası.

Neyse ki güzel şarkılar var. Dizginliyorlar beni.

Genius Next Door
Regina Spektor

Cahil cahil konuşmayın, insanın hiç arkadaşının babası ölür mü?

Ölüyormuş.

Hiç bir kelime bu durumu anlatamıyor, teselli edemiyor, yetmiyor.

5-6 sene önce bir arkadaşıma bu şarkıyı önermiştim; tam da o sırada, arkadaşımın en yakın arkadaşı aniden öldü. Sonra bu şarkı, adeta o arkadaşım için bir ağıt oldu. Çünkü, tesadüfün böylesi ya, ölen arkadaşı, onun hayatında, onun için tam bir “genius next door”muş. O günden bugüne, benim için bu şarkı bir ağıt. Bu şarkı, ölümü anlatıyor artık.

Ulan işte müzik böyle bir şey. Regina Spektor nereden bilsin, yazdığı bir şarkının dönüp dolaşıp İstanbul’da yaşayan 2 kişi için bir ölüm ağıtı olacağını.

Olabiliyormuş.

N’olur ölmeyin.

Come On, Come Out
A Fine Frenzy

Otobüs yolculuklarından nefret ederim. Neyse ki bu defa ki hem yakın mesafe, hem de otobüstekilerin %99’unu tanıyor olacağım. Ama yine de canım sıkkın. Bu kadar boktan olan otobüs yolculuklarının tek güzel yanıysa yol şarkıları.

Yol şarkıları diğer şarkılara benzemez. Yolda dinlenince bir başka hissettirirler. Hem şarkının içinde, başında, sonunda “yolu” vurgulayan şeyler olmasına gerek de yoktur. Bir şarkı yapılırken karar verilmiştir yol şarkısı olup olmadığına.

Bu şarkı, adını unuttuğum ama çok güzel, az izlenmiş, ama harika bir filmde çalmıştı.Hatta, şarkıyı filmde duyduğumda zaten ben bu şarkıyı biliyor idim, ne sevinmiştim ya bu duruma. “Gençlik” işte.

Yolum açık olsun.

Promises
The Boxer Rebellion

5 kasımda geliyor bu arkadaşlar. Hafta içi geceye koyun böyle bomba konserleri. Çünkü hiç çalışmıyoruz biz, hiç işimiz gücümüz yok ya. Koyun devam.